Wednesday, May 23, 2007

People ain't no good

Geç vakit eve atıp kendini kanapeye uzanmak ohhhh, ve ayaklarından başka hiç birşeyi hissetmemek ımmmm… Tekbir şey bile düşünmemek, hele insanları, asla… Herkes kendini düşünsün, herkes kendinden bahsetsin amenna. Yok, refah ve konfor düzeyi paso harici dertler edinmeyi şart kılan bir ülkede yaşadığımı bilmek istemesem de bildiğimden, "Lemon Tree"yi değil (Almanları sevmem), "People ain't no good"u dinliyorum.

Zaten,
Bir yaranamazsın Rober Hatemo'ya bile, iki çok sıkıldın, üç çok işin var...
Adile Naşit'liğin sınırlarında sürekli gülüp nazarları toplarken, “içim kan ağlıyor bilemezsin” demeye ne gerek?
Sen onlara inanabiliyor musun ki onlar sana inanmak istesin.
Dert anlatmak nafile, dert etme.
Anlarlar, eminim anlarlar, ama anlamak bile karşılıklı.
E, anlatma ve dinleme çünkü son duyacakların üzerine karşındakine baktığında bir duygu garibesi yaratık göreceksin,
ve
bir saçın daha beyazladığında, sen de gandalf'a benzemeyeceksin
duydukça çirkinleşeceksin dinleme
ha anlama da, tüketmeden anlamayı kim becerebildi ki
çirkinliğin sebeplerini anlamaya çalışırken alnında bir çizgi daha oluştuğunda
sen de ged'e benzemeyeceksin
kendini koruma çünkü koruyamazsın
yani bi bok yapma, çünkü dediğim gibi Rober Hatemo'ya bile yaranamazsın onun istediklerini kayıtsız ve şartsız versen bile. Yalnızlığın köşküne gizlice soktuğun birkaç kişi var ya, çıkar onları da.
Çok istiyorsan filmlerdeki gibi ardlarından
melek kanatlarını fırlat kapıdan.
Çıplak dolaşabilen vampirler, gizemli gevezeler, harbi serseriler, illa ki yetimler öksüzler… Siktirin gidin sadece sizi seviyorum. Hepiniz aynısınız inanın çok seviyorum. İsterseniz gelin ama hiç birinizi özlemiyorum. Tanrı fabrikasına dönüşmeyen yalnızlıklar diliyorum, sizin için sadece bunu diliyorum, sizin iyiliğinizi düşündüğümden değil, benimle uğraşmayın diye sizin mutlu olmanızı diliyorum. Tuz nemli, bu sebeple Rober Hatemo’ya da saygı duyuyorum bizlere saygı duyduğum kadar.

people just ain't no good
i think that's well understood
you can see it everywhere you look
people just ain't no good

we were married under cherry trees
under blossom we made pour vowsall
the blossoms come sailing down
through the streets and through the playgrounds
the sun would stream on the sheets
awoken by the morning bird
we'd buy the sunday newspapers
and never read a single word

people they ain't no good

seasons came, seasons went
the winter stripped the blossoms bare
a different tree now lines the streets
shaking its fists in the air
the winter slammed us like a fist
the windows rattling in the gales
to which she drew the curtains
made out of her wedding veils

people they ain't no good
people they ain't no good at all

to our love send a dozen white lilies
to our love send a coffin of wood
to our love let aal the pink-eyed pigeons coo
that people they just ain't no good
to our love send back all the letters
to our love a valentine of blood
to our love let all the jilted lovers cry
that people they just ain't no good
it ain't that in their hearts they're bad
they can comfort you, some even try
they nurse you when you're ill of health
they bury you when you go and die
it ain't that in their hearts they're bad
they'd stick by you if they could
but that's just bullshit

people just ain't no good
people they ain't no good
people they ain't no goodpeople they ain't no good
people they ain't no good at all

Tuesday, April 17, 2007

Somewhere over the rainbow

When all the world is a hopeless jumble, and the raindrops tumble all around, heaven opens a magic lane.
When all the clouds darken up the skyway, there's a rainbow highway to be found, leading from your window pane, to a place behind the sun, just a step beyond the rain.
Somewhere, over the rainbow, way up high, there's a land that i heard of once in a lullaby. Somewhere over the rainbow, skies are blue, and the dreams that you dare to dream, really do come true.
Someday, i'll wish upon a star and wake up where the clouds are far behind me.
Where troubles melt like lemon drops, away above the chimney tops, that's where you'll find me.
Somewhere over the rainbow, bluebirds fly.
Birds fly over the rainbow, why then, oh, why can't i?
If all those little bluebirds fly beyond the rainbow,why, oh why, can't...
Dokunsa biri, ağlarım. O kadar mutluyum.
Birgün, mutluluğu kaybetme korkusunun tedirginliğinden sıyrılıp kendimi huzurun rahat koltuğuna bırakabilecek miyim? Ben neden, nerden, kimden öğrendim bu tedirginliği? Kaç tane beklentimden vazgeçmem gerek mutluluğa inanabilmem için? Beklentisiz kuşlar mutluluk nedir bilir mi?
Geçiciliğe alışmak için ne yapmam lazım? Geçici olmamasını istediğim şeylerin hep benimle kalması için gereken bedel ne? Ödemeye hazırım. İkna edildiğim takdirde... Kim ikna edecek kadar inanıyor? Bu korkaklığın başlangıcı nerde, nerdeyse gidip kurutucam.
Annem ninni söylemezdi, masal anlatırdı. Hayal ülkelerini ve perileri onun masallarından öğrendim. "Eğil kavak eğil" derdin ve eğilen kavaktan bir peri inerdi.
Annem beni kayıtsız şartsız seviyorsa bir başkası neden sevmiyor? Küçücük olup kucağında ağlasam, beni anlamayacak olan bu insandan başka güvenecek biri yoksa hayatımda bu benim suçum mu?
Yine de şükür ediyorum... Geçici de olsa, geçiciliğin üzüntüsünü Somewhere over the rainbow'u dinlerken yaşayabildiğimiz anlar için...

Wednesday, April 4, 2007

Mini kot etek-siyaset ilişkisi üzerine üflemeler


Güzel bakmaya doyamadığındır derler. Fotoğraflara, resimlere, heykellere ve yüzlere bu minvalde bakarız. Bakmak istemiyorsak güzel değildir o. Ancak, hayatlarımız birer sanat eseri olmadığından (hayatım film olur filmm demiyorsanız), politikaya böyle bakamayız, çünkü güzel ve çirkin yok politikada. Şık duranı değil doğru olanı yaparız biz akıllı uslu insanlar. Yapmalıyız. Yapınız. Emir kipi, imdat kipi: Yapın. Estetik manyağı mısınız? Oy pusulasına resim yapın. Ama bişey yapın. Ben? Ya bişey yapıyorum ya susuyorum. Suskunluğun çeşitleri var, teslimiyet suskunluğu, bekleme suskunluğu (ki beklemenin de alt başlıkları var her biri birbirinden önemli), fake suskunluk (gizli kapaklı işler çevirmek), vs vs… Her bir çeşidini yaşadım bunun ama en çok teslimiyet hissiyle yaşadığım dönemime kızıyorum. Sadece bir histi, geçti, canım sağolsun. Konuşucam.

%52cilerin Boğaziçi Üniversitesi’nin kariyer günlerinde yaptığı eylem bence çok güzeldi, bakmaya doyamadım, oysa koç taşağı pek de estetik nesnesi olabilecek bir şey değil. Çok yaratıcı bir eylem bence, zaten bu hareketin genelinde yaratıcılık var. Çok kıskandım taşağı fırlatan arkadaşı. Şükür ki benim de bunun benzeri “şık” hareketler yapmışlığım var, yine yaparım, Roma’yı yakarım.

Oy kullanmak

Demokrasi halkın kendini yönetmesidir, ofsayt da topa rakip takımdan daha yakın olmaktır.
Laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.
Oy kullanmak her yurttaşın hakkıdır.
Hukuk “hak”ın, guguk “gak”ın çoğul halidir.

İlkokul çağlarımdaki zeka seviyemi yansıtıyor yukarıdaki paragraf. İnanılmaz zekiydim. Şimdi angutça konuya gireyim.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde elimiz kolumuz bağlı. “Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olduğu memlekette RTE olsa n’olur olmasa n’olur, zaten cumhurbaşkanı neskime yarar ne yapar allasen” diyin, diyin hadi. Rektörleri atar mesela. Kimi atarsa atasın? Atamasın abi, RTE atamasın kimseyi. Bişey yapamıyoruz ama konuşalım, kavramlar önemlidir, gündelik hayatın debdebesinin içinde cümlelerden kayan giden kavramlar: özgürlük, MUHAFAZAKARLIK, yurttaşlık, (AKP’nin aydınlara ve Kürtlere attığı olta olan)alt kimlik-üst kimlik, liberalizm… ve bu ülkede sadece ve sadece AKP kavramları stratejik olarak kullanıyor, gayet akıllıca bir popülizm kapsamında konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor. Canlar, tatlı bezelyelerim, konuşuyor adamlar.

Oy hakkımızın olduğu genel seçimlere geçelim. Aslında genel seçimlerde de elimiz kolumuz bağlı. Ama… stratejik oy desem? Şöyle anlatmaya çalışsam:
Ne istemediğini bilmek ne istediğini bilmekten daha kolay çoğu zaman. Oy vermek herkesin kendine yakışanı giymesiyken aynı zamanda kendine yakışmayanı da giymemesidir. Başımızdaki belayı seçemeyiz, eyvallah, lakin binde birleri, binde iki yapabiliriz, yada ne biliyim... İşte öyle bir şey... Ahmet İnsel’lerin ortaya attığı “Türk solu bağımsız milletvekili adayları çıkarmalı” fikri akıllıca, çaresizce CHP’ye oy vermeye bir alternatif. Evet CHP’ye oy vermek? Yakışmıyo di mi ağzıma? Muhafazakarlık nasıl bir bela farkında mısınız peki?

Bir hafta önce, Cumartesi günü, Küçükpark’ta (Bornova – İZMİR- ) “Allahuekber”li, slogan vari bir takım sesler duyduk. Fırladım yerimden, korktum resmen, ama yine de sesin geldiği yere yöneldim. Takım elbiseli 30-40 kişilik bir grup Polat Alemdar yürüyordu bağıra çağıra. Lakayık bir halleri vardı, korkak bir halleri vardı, ne yaptığını bilmez bir halleri vardı... Ne var bunda değil mi? Sırıtıyordu kimileri. Kız kardeşleri mini etek giyerse nasıl tepki verir onlar? Kandil gecelerinde barları basanlar kimler? Neden iki yıldır Bornova barlarının çoğu kandillerde kapatılıyor?

Nereden hangi söylemle gelirse gelsin en fazla korktuğum şeyin adı muhafazakarlık. Yer Türkiye ise milliyetçilik ve dincilik birbirinden ayrılmaz iki muhafazakarlık kaynağı, her ne kadar bu ikisini birbirinin karşısına koyan söylemleri afiyetle yesek de. Amma velakin bir şekilde taraf olmak gerek. “Aslında taraf olamayız, bize dayatılan seçeneklerden birini seçmek taraf olmak değildir, ırt kırt” demeyin. Bu simülasyonun içinden çıkmanın yolu “bir şey yapmak”. Evet, “bişey yapmalı”. Kırmızı hap? Neo'nun para koyduğu, kitap şeklinde kamufle edilmiş kutunun üzerinde "Simulation and Simulacra" yazıyordu, Baudrillard huzur içinde yatsın.

Düşünmek için vaktimiz var. Konuşmak için de.

Mini kot eteğim ve çarpık bacaklarımla görüşmek ümidiyle, oy kullanmayacak olan estetik kaygılı arkadaşlarıma esenlikler diliyorum.

Friday, March 23, 2007

O benim kalbimin şekli değil

Dün bir grafik tasarımcı bir de halkla ilişkiler uzmanıyla tasarım, reklamcılık, ırt kırt (bazı afrika ülkelerinde vırt kırt da deniyor) üzerine tartıştık. Samsung reklamlarından, Turkcell'in Aryan ırk propagandası yapan reklam kampanyasından seke seke laf döndü dolaştı şu kalp şeklinin tasarımlarda kullanılması olayına geldi. Ben o popoya benzeyen şekilden nefret ediyorum, beni tanıyan herkes bilir. Ayrıca bu simgenin kullanılmasının yaratıcılıktan uzak olduğunu hatta insanlık dışı olduğunu savunuyorum, işte dün de savundum. Söyle ey tasarımcı dedim, kan bankası ile ilgili bir kampanya afişinde kalbin işi ne? Aşk-sevgi falansa mevzu, bu popoya benzeyen, evrenselliğini teslim etsem de içinin boş olduğunu bildiğimiz simgeyi kullanmadan derdini anlatamıyor musun? Hangi kaliteli parfümün ambalajında tasarımında kalp şekli var? Bi kaç tane varmış güya, marka hatırlayamadılar, eh olsun, sonradan görmelerdir onların hedef kitlesi dedim. İmitasyon parfüm kullanan biri olarak bu münazaranın içinde o meymenetsiz simgeye her yerden saldırmam icap ediyordu, yoksa CHP'den daha halkçıyım. Neyse, kozmos bana bir oyun oynadı bugün. Sabah geldim, bilgisayarı açtım, tam çay almaya gidicem, kapıda bir adam sesi "Demet hanım burda mı?"... Kargo geldi diye düşündüm öyle mal mal adamın görüş alanıma girmesini bekledim. "Şurayı imzalar mısınız?"... İyi de bu... Bunu kim göndermiş! Hangi gafil?! Kim?!

Ben gül sevmem. Tek gül hiç sevmem. Kutuda tek gülden nefret ederim. Kalpli kutuda tek güldense... Yine nefret ederim. Halkla ilişkilerciyle gözgöze geldik o anda. Sırıtıyordu. "Kızım hani adama yüz vermemiştin?"... Vermedim ki... Veremem. Kutuda gül.

Dede, bizim çay ocağında çalışıyor. Abi, amca falan denmesini istemiyor kendisine, illa "dede". "Gıs, gel gel, enişteden mi?"...

Friday, March 16, 2007

Yendik!


YENDİİİİİİKKKKKK!







Yendik yendik!


Yendiiiiik!


YENDİK!!!


Bir yıldır ilk defa age of mythology denen oyunda karşı takımı yendik. Tarihi bir gün sayın seyirciler... Huh... Çok şık yendik...


Çok güzel bir haftasonu olacak. Kahve fincanını diil elimi çizicem. Yendik. Yendik : )


Thursday, March 8, 2007

Kadınlar günü

Kadınlar günü özel mesajı
Bir oğlum olursa ona bebek alıcam.

Misafirlik kurumu
Ya... Ben... Seviyorum misafirleri. Ama kısıtlanmayı sevmiyorum. Bir kaç gün kısıtlanmaya dayanabiliyorum. Ayıp mı ediyorum acaba? Yooo, ayıp etmemek için kendimi kısıtlıyorum ya zaten. Of.

Korurum kollarım
Bu konuda kötü bir ünüm var.

Monday, February 19, 2007

Zaman bölü günler

Askerlikte zaman konulu tez çalışması
15 ay x ortalama 30 gün geçti ve bir canım arkadaşımız askerden geldi. Çok sevinçliyim, evim ve yetiştirmem gereken çeviriler için çok endişeliyim. İş çıkışında tez yazıcaz Empas'ta.

Aşure duygusu
Üst komşum aşure getirdi, tam benim sevdiğim gibi yapmıştı. Bizim memleketten heralde diye düşündüm, ama kesinlikle memleket muhabbeti yapmadım. Kaseyi yıkayıp hemen teslim ettim. Evin içine uzanmadı bakışları kadının, bunu sevdim.

Burç değişikliği hakkında
Yükselen burcum oğlak diilmiş blogçum, ikizlermiş. Hayatımı değiştirir belki bu hakikat. Saçlarım da çok hızlı uzuyor, bir işime yarar belki bu da. Annem nüzumsuz nüzumsuz işlerle uğraşıyosun der, çok seviyorum onu da.

Herkesin kendini bulunmaz hint kumaşı sanması konusunda
Herkes kendini bulunmaz hint kumaşı sanmalı bence.

Thursday, February 15, 2007

Günlerden bir gün idi Sevgililer Günü

Merhum Aziz Valentine hatrına dün gece Benazir Butto oldum. Güneş gözlüğüm ve pembe şavrolem yanımda olsaydı Audrey Hepburn olucaktım.


Thursday, February 8, 2007

Gerikafalı

Ben geri kafalıymışım: ) Otobüste, tuvalette, gece yatarken düşüncelerimi gasbeden bu ithama kendi içimden verdiğim cevabı yazmak istiyorum sevgili blog: insan en fazla benim kadar ilerici ve geniş mezhepli olmalı diye düşünüyorum, daha fazla gevşeklik bizi bozar. Alla alla...

Monday, February 5, 2007

Less is more

Less is more, absolutely.

Monday, January 29, 2007

Aldırma deli gönlüm, sen küfürler et içinden boşver

Ağzımı küfürden temizlemeye çalıştığım şu dönemde içinde "derin" geçen her şeye seksist bir takım küfürleri yollamak istiyorum(derin devlet mesela). Cinsiyetimden ziyade hayat görüşüm sebebiyle böylesi küfürlerden arınmayı düşünürken zaten bildiğim bir şeyi tekrar öğrendim. Tek cümlede anlatmayı dilerdim bu öğrendiğim mühim gerçeği, lakin bu mümkün değil. Biraz ayıp edeceğim belki kendime şimdi, çünkü anlatmaya çalışırken benden bağımsız bir gerçeği, kendimden örnek vererek, biraz ifşa edeceğim kendimi, ki Elif Şafak’ın kendini savunması gibi, bu aslen bir “ifşa değil inşa” mahiyetinde olacak. Buradaki samimiyetimin ispatı olarak, vereceğim örneklerin kendimi beğendirmeye dair olmamasının gayet açık olmasını gösterebilirim.
Keşke kelimelere ihtiyacımız olmasa anlatmak için, içimi okusanız öyle kelimesiz cümlesiz.. Neyse, konumuz keder ve seks. Belki şimdiden anlamışsınızdır bile. Gerçi “hepimiz ermeniyiz” sloganına faşist demekte ısrar eden insanların çoğunlukta olduğu hatta Hrant Dink’in öldürülmesine “ohh iyi oldu” diyenlerin varolduğu bir toplumun parçası olduğumuzdan leb deyince leblebinin anlaşılmasını beklemek saflık oluyor. Neyse neyse.

"Keder"in iyi bir afrodizyak olduğu bilgisine sahibim. Filmler, arkadaşlar ve deneyimler sonucu zamanın bir yerinde ulaştım bu bilgiye. Kimseyi yatağa atmak için derdi kederi hiç kullanmadığımı ve ağlayan, problem yumağı bir kadın figürüne hiç iyi gözle bakmadığımı söylemeliyim. Ağlayan bir kadına duyulan sarılma isteğine ve sonuçlarına çok şahit oldum, sonuna kadar izlemedim tabi sessizce ortamdan uzaklaştım. Bittabi ki ben de ağlıyorum, ben de sarılıyorum falan ama buraya şöyle bir “ancak” koymak ve çok açmadan anlaşılmak istiyorum: “ancak” ben Zuhal Olcay ve Nuray Mert’i beğeniyorum ve onları beğenen erkekleri seviyorum. Hatta geçen bir arkadaşımın sloganvari söylemine bir nebze katılıyorum: “Zuhal Olcay’ı sevmeyen iktidarsızdır!” Buraya çok takılmadan kedere dönelim. Yıllar yıllar önce "Yağmurdan Önce"yi (Before the Rain) izlememin ardından çok garip bir ruh halinde bulmuştum kendimi. Savaşla, ölümle ilgili, insanlığımdan utandıran, yaşamdan soğutan bir filmin ardından ne kadar alakasız bir arzuydu o anda hissettiğim. Kadın erkek ilişkileriyle alakası olmayan acıların sebep olduğu kederli olma durumunun ve bu kederdeki umutsuzluğun seks isteği uyandırması garip gelmişti. Çocuklar ölüyor, insanlar sevdiklerinden ayrılıyor, Ahmet Kaya Müjgan’la ağlaşıyor, bombalar patlıyor, kol bacak kafa göz dağılıyor, ben sevişmek istiyorum. Bunun sebebini buldum epey sonra: Umutsuzluğun karşısında yaşamın devam etmeye değer olduğunu hissetmek istiyoruz, yani “yaşamı evetlemek” istiyoruz ve bunun seksten daha iyi bir yolu yok, yaşamı devam ettirmenin en ilkel, en kolay, en zevkli yolu seks. Yaşamı evetlemek için en kederli anımızda seks yapmak istiyoruz ve öfkelendiğimizde can-ı gönülden bir küfür yolluyoruz, gerekirse Allah’a. Bu küfürlerin hepsi de cinsel uzuvlarımızla acı vermeye dair, ve elbette bu kadın için pek mümkün olmağından erkek tarafından oluşturulmuş. “Vajinana penisimi sokayım” cümlesiyle aynı anlamdaki bilindik küfrü en sinir olduğumuz şeylere yönelik savuruyoruz ya… İşte buna karşıydım, kendimi eleştiriyordum erkeklerin küfrünü paylaştığım için. Oysa mesele çektiğimiz acıların, öfkelendiğimiz dangalaklıkların, çaresiz kaldığımız mantıksızlıkların karşısında yaşamı evetleme isteğini tatmin etmek olunca küfür etmek tam yerinde bir davranış olarak gözüküyor. Böyle küfür ediyorum, çoğu zaman böyle ta .mına koyuyoruz yaşamın. Tabi kadınların böylesi bir yaşamı evetleme için cinsellik içerikli küfürler geliştirememesi bu açıklamanın açık noktası. Varsın bir açığı olsun, varsın erkeklerin penislerini yaşamı evetlemek için ödünç alalım sözle, dille.

Böyle. Emin olun söyleyeceklerim bitmedi, ama yazı baştan da belirttiğim gibi (Virginia Woolf’un benden çok çok önce harika bir şekilde anlattığı gibi) yeterli gelmiyor, gözlerime bakmanız lazım.
İstediğinizle istediğiniz kadar seks yapmanızı diliyorum son olarak, zira başımıza gelenlerin tek sebebi kıt kaynakların sınırsız insan ihtiyaçlarına yetmemesi şeklindeki ekonomik etkenler değil. Buradan kapitalizme karşı free sex mesajını çıkaran arkadaşlara youtube’da free hug yazıp aratmalarını öneriyorum.

Wednesday, January 3, 2007

Herşeye rağmen aile, yaşlılık işte

Yaşlandıkça aile bağlarının önem kazanması durumunu yaşıyorum ki, bunu kendimden hiç mi hiç beklemezdim bir kaç yıl öncesine kadar. Ama.. evet önemsiyorum. Evet çünkü doğum günüm olan 2 ocak'ta annem dört kere aradı. Pastasız kalmamam için kardeşimle uzaktan irtibata geçip türlü komplolar kuran ailemdi. Evet, arkadaşlarım da pastasız bırakmadılar, daha doğrusu pastasız doğum günümü kutlamamı içine sindiremeyen arkadaşlarım da vardı, sağolsunlar, çifte bayram ettik (Herkes pastayı aynı pastaneden almasaydı, yada 6 kişi birleşip danaya girseydiniz gibi espirileri kesinlikle içimden yaptım). Ama hayır, hiç biri kardeşim ve annem kadar önemseyemez. Önemseyenler de zaten artık aileden sayılıyor. Aslında ne doğum günü ne de pasta umrumda, umursadığım şartsız koşulsuz umursandığımı bilmek. Şartsız koşulsuz ve dahi karşılıksız seni mutlu etmek için çalışan birilerinin olması... Aile bu eksiltili cümle işte...
Kuzim, kardeşim... Sizi seviyorum. Sevdiğim çiçeği, sevmediğim yemeği bilen, kestaneli pasta arayıp da bulamayan ve en önemlisi en sevdiğim hediyenin çorap olduğunu bilip de kedili çorap alan herkesi seviyorum. Kaç tanesiniz ki?
Yaşlandıkça duygusallaşıyorum aynı zamanda. Neyse. (yağmur başladı) Ne halt yerseniz yiyin sizi sevicem. Yine de uslu durun.