Friday, December 29, 2006

Vallahi sevimli değilim

Burası benim bloğum olduğuna göre, hiç utanmadan kendimden bahsedebilir, burada sözlerden makyaj yapabilirim kendime, ki gerçek hayatta makyajı çok utandırıcı buluyorum, böyle kendini beğendirmek için falan. Bilhassa en sevdiğim makyaj malzemesi olan fondotenden çok utanıyorum.

Uzun zamandır gündemimde yoktu bu "sevimlilik" mevzusu. Şimdi olaylar şöyle gelişti: Ergenliğimden beri kendimi uyumlu fakat lanet biri olarak gördüm, empatinin ve anlayışın zirvelerinden insanların üstüne küt diye düşebiliyor, uçan tekme atabiliyordum. Bu insanlığımla ilgili kısmım kadınlığıma da etki ediyor (diye düşünüyor) ve içimde bir Zuhal Olcay, bir Parliement Pazar Gecesi Sineması kadını, ve belki saçlarımı sarıya boyatırsam bir Bridget Bardot besliyordum. Böyle nemrut suratlı, aksi, cool falan sanıyodum kendimi. Benim hakkımda "şirin" dendiğini öğrendiğimde nasıl öfkelendiğimi anlatamam. Ne şirini ya, ben şirin değilim! Yıllarca bu sıfata maruz kaldım. Beni az tanıyanları hep daha çok sevdim çünkü onlar tanıdıktan sonra en azından "ya biz seni soğuk falan sanıyoduk" dediler sağolsunlar. Tabi sonuna "ama aslında ne kadar sıcak bir insanmışsın"ı eklediler. Allah belalarını versin! Ben Meg Ryan'ı sevmem! Gerçi... Bir süre sonra sevmeye başladım onu da... Neyse bu hayal kırıklığımı pekiştiren pek çok olay yaşadım. Uzun zamandır yeni bir olay olmuyordu. Ta ki... Ayrıntıları anlatmıycam. İşte geçen gün yine "sen çok sevimli bir insanmışsın" dendi. Bana... Sevimli... Uçacaktım diyenin üstüne, bunun yerine içimi dökeyim dedim, aslında sevimli, sempatik, hele şirin hiç olmadığımı ve olmak istemediğimi anlattım. "Başka şansın yok senin üzgünüm" dedi. Ben de "yok, sadece herkese göstermiyorum içimdeki Parliement kadınını" dedim. Güldü. Bozulduğunu belli etmek istemedi tabi. Oysa ben ciddiydim.

Tuesday, December 12, 2006

Bir makara film

"Kadınlar ne ister, erkekler ne ister" gibi dangalakça sorular yerine insanlar ne ister diye sorsalar keşke. Sonra ben de şöyle bir mantık yürütme yapsam:
  • İnsan dediğin bir sürü şey ister
  • İstediği şeylerin tanımlanabilir olmasını ister
  • Tanımlayamamak canını sıkar, onu mutsuz eder
  • Bazı şeyleri tanımlamaya herkesin aklı yetmez yada tanımlayabilmesinin önünde bazı engeller (noise) vardır.
  • Aklımız yetmediği yada gücümüz yetmediği yada beceremediğimiz halde tanımlamaya çalıştığımız bir şeyi istiyorsak, tanımlayamadığımız bir şeyi istiyoruz demektir. Yani "ne istediğimizi bilmiyoruz" demektir.

Ne istediğini bilen şanslılarla dansetmek istiyorum.

Geçen bir makara fotoğraf çektim, onu banyo etmeyi bekliyorum şimdi. Bekleme süresinin sonucunda, eğer negatifler yanmamışsa, görücez nasıl çıkmış fotoğraflarımız, kim kime arkadan kulak yapmış. Biliyorum ki aşk karesi hep flu çıkacak.

Monday, December 11, 2006

Orhan Pamuk'un babası

"............
ön kapıdan ve sırayla
buyrun kibar hanımlar beyler
babanız sizi sevdi de ne oldu?
korkak, kör ve bok gibisiniz." -Perihan Mağden


Orhan Pamuk Nobel konuşmasında 60('dan fazla) kere kullanıyor "baba" kelimesini. Babası ile arasında bir husumet olduğu sezdirmeyen bir konuşma, ben de bu konuda daha önce birşeyler duymamış olsam inanırdım babasının bavuluna. Doğruyu söylemiyor ama yalan söylüyor diyemeyiz. Babasının Nobel töreninde bulunmasını çok isterdi, "bak baba, bak da gör oğlunu" demek için.

Can Yücel geliyor aklıma, sürekli şehir şehir gezen milli eğitim müfettişi, idealist bir milli eğitim bakanı olan Hasan Ali Yücel'in oğlu, Can Baba da hayatta en çok babasını sevdiğini söylediği şiirinde yalan söylemiyor ama bu sevgi sevgi değil. Hepimiz en çok babamızı özledik, en çok ondan etkilendik, en çok ondan nefret ettik. "bilmezdi ki oturduğumuz semti,geldi mi de gidici" dediği babasını nasıl gerçekten sevebilir ki Can Yücel. Ya Orhan Pamuk, kendine babalık yapmış sayılmayacak olan, sürekli seyahatlere çıkıp ailesini yalnız bırakan babasını nasıl sevebilir? Bunlar babalarının oğulları. Ya babalarının kızları? En büyük aşkını babasıyla yaşayan biz kız evlatlar ne hissediyoruz? Elif Şafak neden romancı oldu? Ece Temelkuran?
Babaları seviyoruz. Baba aşkı da nefreti de her daim anne aşkından fazla etkiye sahip bizim üzerimizde. Sevdiğimiz adama içten bir tebessümle bakarken bizi gören annelerimiz mutlu olacak, babalarımız ise bizi kendisi kadar kimsenin mutlu etmeyeceğini düşündüklerinden, onlarsız bir hayat kurup mutlu olmamıza asla samimi bir şekilde sevinemeyecekler. Ve babalarına aşık, babalarından nefret eden kadınlar, onların inadına bir kitap yazarken, bir resim yaparken, bir aile kurarken babalarının izlerini, tohumlarını yaşama saçmaya devam edecekler.

"hayatta ben en çok babamı sevdim.
karaçalılar gibi yardan bitme bir çocukçırpı bacaklarıyla
– ha düştü, ha düşecek –nasıl koşarsa ardından bir devin,
o çapkın babamı ben öyle sevdim.
bilmezdi ki oturduğumuz semti,
geldi mi de gidici
– hep, hepp acele işi!
–çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
atlastan bakardım nereye gitti,
öyle öyle ezber ettim gurbeti.
sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş,
çağ’rırlar istanbul’a,
bi helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla!
tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,ohh dedim,
göğsüne gömdüm burnumu.
en son teftişine çıkana değin
koştururken ardından o uçmaktaki devin,
daha başka tür aşklar,
geniş sevdalar için açıldı nefesim, fikrim, canevim.
hayatta ben en çok babamı sevdim" -Can Yücel

Wednesday, November 29, 2006

Misafircilik, age of, uyku

Age ofta haşamat olmuştu beynim, zaten yenilmiştim. . Gözlerim de yorulmuştu.
Yoksa uyuyakalmazdım, zavallı yufkayı sigara böreğine dönüştürürdüm. Bu akşam ne ikram edicem evin hayırlı olsuna gelen misafirlere? Sadece kısır ve çay olmaz mı ki? O Binbir Gece denilen diziye takılmıycaktım gece...
Bir de... Biri, beslemeye başladığı bir kediye benim ismimi koydu. Daha görmedim kediyi. Konak Meydanı'na adım verilmiş gibi bir sevinç, bir kıvanç.. Öyle işte.
o bir ayrık otu
o bir karınca
bir ateş böceği ışıklar kararınca
aynı zincirin başka bir halkası
sakın şaşırma
o bir hanımeli kökü
çiy damlası
akşam esintisinde
kekik kokusu
zamansız olan her şeyin büyülü korkusu
sakın şaşırma
o bir sabah sessizliği
gece ayazı
baharda deli su
kışın kar beyazı
eski fotoğraflar
birkaç küçük yazı
sakın şaşırma
o artık bir kuş sesi
deniz mavisi
çay sıcaklığı
ekmek doygunluğu
baştan aşağı anıların yorgunluğu
sakın şaşırmasakın şaşırma
konuklar, misafirler
sofralar zengin ama kalkıp gitmekteler
yemekler yenmiş artık kahve içmekteler
sakın şaşırma(bülent ortaçgil, gece yalanları albümü, sakın şaşırma)

Monday, November 27, 2006

24-25-26 Kasım, Kız kıza man a man(netçeniz bana kötüleeeeerrr)

Cuma günü patronun bebeği kucağımda uyudu. Valla güzel bir duygu. Kadın odaya bebeğiyle birlikte girdi, kimse kadının yüzüne bakmıyo, doğrudan bebeğe yöneliyor. Minicikken ne kadar ilgi görüyoruz. Yani ben hiç bir ortama girdiğimde on kişi etrafıma toplanıp beni mıncıklamaya başlamıyor.

Bu aralar nereye gitsem, kimle konuşsam kadın-erkek ilişkilerine dönüyor muhabbet. Bir nevi anket gibi, hepsine benzer sorular soruyorum. Immm, farklı cevaplar alıyorum desem de doğru, hepsi aynı desem de... Herkesin derdi aynı... Benim de cevaplarım hem farklı hepsinden hem de aynı anasını satayım.

Ne zamandır, erkeklerin şu "erkek erkeğe" eğlence kültürüne imrenerek bakıyorum ve kadınların kendi aralarındaki "gelişmemiş" eğlence alışkanlıklarını gözlemliyorum. Erkeklerin birlikte zaman geçirmeye dair oturmuş alışkanlıkları var: Kahvehaneler, maç izlemek, rakı sofraları, balığa gitmek, vs vs... Gerçekten gıpta edilesi bir "kendi kendine yetme" durumu var erkek muhabbetlerinde. Spordan, politikadan, kültür-sanattan bahsederek yada hiç konuşmayarak, öyle yanyana içip dalarak eğlenebiliyor erkekler. Kadınlarınsa eğlence kültürünün 27 Kasım 2006 tarihi itibariyle halen oluşma aşamasında olduğunu düşünüyorum. Ne güzel düşünüyorum değil mi? Annelerimizin ıslak kek tariflerini ve dantel örneklerini değiş tokuş ettiği "günler"ini eğlence kültürü oluşturma yolunda bir çaba olarak düşünebiliriz. Zira erkeklerin erkek erkeğe toplanıp eğlenmesi olayına hasetimden geçenlerde kız arkadaşlarıma (kadın arkadaşlarım olmaz ya kasamayacağım şimdi) gün yapmayı teklif ettim. Hasetimin boyutuna bakın! Bu çığlığımı yüreğinin derinliklerinde duyan bir arkadaşım da kız kıza bir rakı muhabbeti organize etti. Sonuç iyiydi, eğlenme konusunda başarılıydık, zira meclis bileşenleri az buçuk mürekkep yalamış (opsiyonel olarak klavye parçalamış, radyasyon manyağı olmuş da diyebiliriz bilgisayar çağında olmamızdan kelli), geçimlerini sağlamak için para kazanma derdinde olan, akıllı fikirli kültürlü genç kadınlardı. Eğlendik. Yani aslında kendi adıma büyük bir sorunum yok, bir hemcinsimle saatler ve dahi günler geçirebiliyorum gayet eğlenerek. Ama bende ve benim gibilerde de bir şeyler eksik.


Evine ne zaman gitsem beni sarhoş eden rasyonel deli çakıltaşını da yine buradan takdir ediyorum. Gecenin cümlesini defterime yazdım, zaten içimden söylemiştim. Bir ikinci cümle: "Yapmadıklarımızın pişmanlığı yaptıklarımızın pişmanlığından daha fecidir", yada bunun gibi bişey işte net hatırlayamıyorum.

Monday, November 20, 2006

17-18-19 Kasım 2006









Cuma günü iş çıkışında bir arkadaşımın annesinin yaptığı börekleri yemeye gittik. Çok güldük, tam anlamıyla boktan muhabbetler yaptık, denize işeme ve alta işeme anılarımızı paylaştık:)
Pazar günü Eskişehir'deydim. Hep övüldüğüne şahit olduğum bu şehre yakından bakma fırsatını değerlendirebilirim umuduyla çıktığım bir iş gezisinde vardığım bu şehir çok çok çok hoşuma gitti. Porsuk kenarında hoş bir kafede kahvaltı yapmaktan ve otobüsle şehri gezmekten gayrı bir şey yapamadık şehri tanımaya dair ama olsun, şehir merkezleri şehre dair iyi bir referans sunar. Tuğla renkli binaları, nehrin üstündeki köprüleri, sokak lambaları, sokaklarıyla "ahhaa İzmir'den sonra ikinci bir yaşanası şehir daha" dedirtti bana Eskişehir. Sise rağmen iç açıcı bir havası vardı.
Deli gibi yemek yedim, zira yol arkadaşlarım 35 tane amerikan futbolcusuydu. Onlar da çok şekerlerdi. Dönüşte Kütahya'da yemek yedik ve işte Kütahya Eskişehir'in verdiği "güzel şehir" hissini her taraftaki çinili heykel ve süslemelerine rağmen vermediği gibi, korku filmi ortamı vardı sanki. Yarasalar uçuşuyodu ya:)
Çok yorgunum. Bir sürü iş var beni bekleyen.
Hayat mı tuhaf, benim hayatım mı tuhaf, yoksa ben mi tuhafım bilmiyorum, sorsam da cevaplarını öğrenmek de istemiyorum. Böyle işte sevgili günlük:)

Friday, November 17, 2006

Blog fotoğraf gibidir

Blogs are like photograps, they avails to frost the time.
Bloglar da fotoğraflar gibidir, an'ı ve anıları dondurmaya yarar(ayrıca dondurma kışın da yenir).

Bu hafta Tosca'ya gittim İzmir Devlet Opera Bale'de, evime bir çift sevgili misafir olarak geldi, Behçet Uz Çocuk Hastanesi'ndeki çocuklarla makarnadan kolye yaptım, sonra Duman konserine gittim, az içtim, çok taksi parası ödedim, çok fotoğraf çektim, az yazı yazdım, çok düşündüm, az konuştum. An itibariyle cumartesi akşamı iş için Eskişehir'e gideceğimi öğrendim, sevindim. Güneş jaluziden gözüme giriyor. Hayat devam ediyor.