Wednesday, November 29, 2006

Misafircilik, age of, uyku

Age ofta haşamat olmuştu beynim, zaten yenilmiştim. . Gözlerim de yorulmuştu.
Yoksa uyuyakalmazdım, zavallı yufkayı sigara böreğine dönüştürürdüm. Bu akşam ne ikram edicem evin hayırlı olsuna gelen misafirlere? Sadece kısır ve çay olmaz mı ki? O Binbir Gece denilen diziye takılmıycaktım gece...
Bir de... Biri, beslemeye başladığı bir kediye benim ismimi koydu. Daha görmedim kediyi. Konak Meydanı'na adım verilmiş gibi bir sevinç, bir kıvanç.. Öyle işte.
o bir ayrık otu
o bir karınca
bir ateş böceği ışıklar kararınca
aynı zincirin başka bir halkası
sakın şaşırma
o bir hanımeli kökü
çiy damlası
akşam esintisinde
kekik kokusu
zamansız olan her şeyin büyülü korkusu
sakın şaşırma
o bir sabah sessizliği
gece ayazı
baharda deli su
kışın kar beyazı
eski fotoğraflar
birkaç küçük yazı
sakın şaşırma
o artık bir kuş sesi
deniz mavisi
çay sıcaklığı
ekmek doygunluğu
baştan aşağı anıların yorgunluğu
sakın şaşırmasakın şaşırma
konuklar, misafirler
sofralar zengin ama kalkıp gitmekteler
yemekler yenmiş artık kahve içmekteler
sakın şaşırma(bülent ortaçgil, gece yalanları albümü, sakın şaşırma)

Monday, November 27, 2006

24-25-26 Kasım, Kız kıza man a man(netçeniz bana kötüleeeeerrr)

Cuma günü patronun bebeği kucağımda uyudu. Valla güzel bir duygu. Kadın odaya bebeğiyle birlikte girdi, kimse kadının yüzüne bakmıyo, doğrudan bebeğe yöneliyor. Minicikken ne kadar ilgi görüyoruz. Yani ben hiç bir ortama girdiğimde on kişi etrafıma toplanıp beni mıncıklamaya başlamıyor.

Bu aralar nereye gitsem, kimle konuşsam kadın-erkek ilişkilerine dönüyor muhabbet. Bir nevi anket gibi, hepsine benzer sorular soruyorum. Immm, farklı cevaplar alıyorum desem de doğru, hepsi aynı desem de... Herkesin derdi aynı... Benim de cevaplarım hem farklı hepsinden hem de aynı anasını satayım.

Ne zamandır, erkeklerin şu "erkek erkeğe" eğlence kültürüne imrenerek bakıyorum ve kadınların kendi aralarındaki "gelişmemiş" eğlence alışkanlıklarını gözlemliyorum. Erkeklerin birlikte zaman geçirmeye dair oturmuş alışkanlıkları var: Kahvehaneler, maç izlemek, rakı sofraları, balığa gitmek, vs vs... Gerçekten gıpta edilesi bir "kendi kendine yetme" durumu var erkek muhabbetlerinde. Spordan, politikadan, kültür-sanattan bahsederek yada hiç konuşmayarak, öyle yanyana içip dalarak eğlenebiliyor erkekler. Kadınlarınsa eğlence kültürünün 27 Kasım 2006 tarihi itibariyle halen oluşma aşamasında olduğunu düşünüyorum. Ne güzel düşünüyorum değil mi? Annelerimizin ıslak kek tariflerini ve dantel örneklerini değiş tokuş ettiği "günler"ini eğlence kültürü oluşturma yolunda bir çaba olarak düşünebiliriz. Zira erkeklerin erkek erkeğe toplanıp eğlenmesi olayına hasetimden geçenlerde kız arkadaşlarıma (kadın arkadaşlarım olmaz ya kasamayacağım şimdi) gün yapmayı teklif ettim. Hasetimin boyutuna bakın! Bu çığlığımı yüreğinin derinliklerinde duyan bir arkadaşım da kız kıza bir rakı muhabbeti organize etti. Sonuç iyiydi, eğlenme konusunda başarılıydık, zira meclis bileşenleri az buçuk mürekkep yalamış (opsiyonel olarak klavye parçalamış, radyasyon manyağı olmuş da diyebiliriz bilgisayar çağında olmamızdan kelli), geçimlerini sağlamak için para kazanma derdinde olan, akıllı fikirli kültürlü genç kadınlardı. Eğlendik. Yani aslında kendi adıma büyük bir sorunum yok, bir hemcinsimle saatler ve dahi günler geçirebiliyorum gayet eğlenerek. Ama bende ve benim gibilerde de bir şeyler eksik.


Evine ne zaman gitsem beni sarhoş eden rasyonel deli çakıltaşını da yine buradan takdir ediyorum. Gecenin cümlesini defterime yazdım, zaten içimden söylemiştim. Bir ikinci cümle: "Yapmadıklarımızın pişmanlığı yaptıklarımızın pişmanlığından daha fecidir", yada bunun gibi bişey işte net hatırlayamıyorum.

Monday, November 20, 2006

17-18-19 Kasım 2006









Cuma günü iş çıkışında bir arkadaşımın annesinin yaptığı börekleri yemeye gittik. Çok güldük, tam anlamıyla boktan muhabbetler yaptık, denize işeme ve alta işeme anılarımızı paylaştık:)
Pazar günü Eskişehir'deydim. Hep övüldüğüne şahit olduğum bu şehre yakından bakma fırsatını değerlendirebilirim umuduyla çıktığım bir iş gezisinde vardığım bu şehir çok çok çok hoşuma gitti. Porsuk kenarında hoş bir kafede kahvaltı yapmaktan ve otobüsle şehri gezmekten gayrı bir şey yapamadık şehri tanımaya dair ama olsun, şehir merkezleri şehre dair iyi bir referans sunar. Tuğla renkli binaları, nehrin üstündeki köprüleri, sokak lambaları, sokaklarıyla "ahhaa İzmir'den sonra ikinci bir yaşanası şehir daha" dedirtti bana Eskişehir. Sise rağmen iç açıcı bir havası vardı.
Deli gibi yemek yedim, zira yol arkadaşlarım 35 tane amerikan futbolcusuydu. Onlar da çok şekerlerdi. Dönüşte Kütahya'da yemek yedik ve işte Kütahya Eskişehir'in verdiği "güzel şehir" hissini her taraftaki çinili heykel ve süslemelerine rağmen vermediği gibi, korku filmi ortamı vardı sanki. Yarasalar uçuşuyodu ya:)
Çok yorgunum. Bir sürü iş var beni bekleyen.
Hayat mı tuhaf, benim hayatım mı tuhaf, yoksa ben mi tuhafım bilmiyorum, sorsam da cevaplarını öğrenmek de istemiyorum. Böyle işte sevgili günlük:)

Friday, November 17, 2006

Blog fotoğraf gibidir

Blogs are like photograps, they avails to frost the time.
Bloglar da fotoğraflar gibidir, an'ı ve anıları dondurmaya yarar(ayrıca dondurma kışın da yenir).

Bu hafta Tosca'ya gittim İzmir Devlet Opera Bale'de, evime bir çift sevgili misafir olarak geldi, Behçet Uz Çocuk Hastanesi'ndeki çocuklarla makarnadan kolye yaptım, sonra Duman konserine gittim, az içtim, çok taksi parası ödedim, çok fotoğraf çektim, az yazı yazdım, çok düşündüm, az konuştum. An itibariyle cumartesi akşamı iş için Eskişehir'e gideceğimi öğrendim, sevindim. Güneş jaluziden gözüme giriyor. Hayat devam ediyor.